
Antik Mezopotamya’nın derin sularında ve yeraltının karanlık labirentlerinde, iki dünyayı birden yöneten bir tanrı gizlenir: Lugalabba. Denizin köpüklü dalgalarıyla yeraltının sessizliğini birleştiren bu esrarengiz figür, mitolojinin az bilinen ama derin anlamlar taşıyan karakterlerinden biridir. Onun hikayesi, insanlığın hem suyun bereketine duyduğu saygıyı hem de ölümün kaçınılmazlığı karşısındaki korkusunu yansıtır. Gelin, bu kadim tanrının izini sürerek, Mezopotamya’nın unutulmuş sırlarına bir kapı aralayalım.
İsim ve Köken: “Deniz Kralı” mı, “Ölümün Efendisi” mi?
Lugalabba’nın adı, Sümerce’de “lugal” (kral) ve “abba” (deniz) kelimelerinin birleşiminden oluşur. Bu, onu “Deniz Kralı” olarak tanımlar. Ancak bazı araştırmacılar, bu ismin daha geniş bir coğrafi anlam taşıdığını düşünür. Örneğin, Stephanie Dalley, “Deniz Ülkesi’nin Kralı” çevirisini önerir. Bu, Mezopotamya’nın güneyindeki bataklık bölgeleri veya Basra Körfezi’ni işaret ediyor olabilir.
İlginçtir ki, Lugalabba yalnızca denizle değil, yeraltı dünyasıyla da ilişkilendirilir. Bu ikili kimlik, antik zihniyetin doğa ve ölüm arasındaki bağlantıyı nasıl kurduğunu gösterir. Wilfred G. Lambert’e göre, deniz ve ölüm arasındaki bu bağ, Gılgamış Destanı’nda “ölüm suları” olarak anılan kavramla desteklenir. Destanda, insanlığa ölümsüzlük veren bitkiyi arayan Gılgamış, derin suların altında gizlenen bir hakikate ulaşmaya çalışır. Benzer şekilde, Ugarit metinlerinde deniz tanrısı Yam ile ölüm arasında paralellikler kurulur. Lugalabba, işte bu evrensel temanın Mezopotamya’daki yansımasıdır.

Karakter ve Rol: Yaşam ve Ölüm Arasında Bir Köprü
Lugalabba’nın mitolojik rolü, onu diğer tanrılardan ayıran benzersiz bir özellik taşır. Bir yandan denizlerin efendisi olarak görülürken, diğer yandan yeraltı dünyasının sırlarına hükmeder. Bu ikili doğa, bir Akad büyüsünde açıkça ortaya çıkar. Metinde, Lugalabba’dan “tanrıların kovucusu” ve “saf tanrı” olarak bahsedilir; aynı zamanda kendisinden “bir yaşam büyüsü yapması” istenir. Bu çelişkili ifadeler, onun hem yıkıcı hem de yapıcı güçlerini simgeler.
Belki de Lugalabba, ölüm ve yeniden doğuş döngüsünün bir temsilcisidir. Deniz, antik toplumlarda hem yaşam kaynağı hem de bilinmeyen tehlikeler barındıran bir unsurdu. Lugalabba’nın bu iki yönü kontrol etmesi, insanların doğaya duyduğu saygı ve korkunun mitolojik bir yansımasıdır.
Tanrıçalar ve İlişkiler: Ölümün Kraliçesi ile Evlilik
Lugalabba’nın mitolojik profilini tamamlayan en önemli unsur, eşi NIN-ĝa’uga’dır. Onun adı, “ölülerin kraliçesi” veya “ölüler evinin hanımı” olarak çevrilebilir. Bu tanrıça, yeraltı dünyasının dişil enerjisini temsil eder. Ancak NIN-ĝa’uga’nın kimliği konusunda belirsizlikler vardır. Bazı metinlerde, Ninmug (zanaat tanrıçası) veya Ninkarrak (şifa tanrıçası) ile karıştırıldığı görülür. Gianni Marchesi’ye göre, bu karışıklık antik yazıcıların hatalarından kaynaklanmış olabilir.
İlginç bir teoriye göre, Lugalabba’nın bir diğer eşi Abzumaḫ’tır. Bu isim, “yüceltilmiş Apsu” anlamına gelir ve Sümer mitolojisindeki tatlı su tanrısı Apsu ile bağlantılıdır. Abzumaḫ’ın Lugalabba ile olan ilişkisi, deniz ve tatlı suların birleşimini simgeleyebilir. Ancak bu teori, kanıtlardan ziyade yoruma dayalıdır.

Tapınım ve Kült: Nippur’un Gizemli İzleri
Lugalabba’ya tapınımın en güçlü kanıtı, Nippur kentinden gelir. Samsu-iluna dönemine ait bir metinde, Lugalabba ve Abzumaḫ’a adanmış bir “piknik alanı”ndan bahsedilir. Bu, antik halkın tanrıları onurlandırmak için doğal alanları kullandığını gösterir. Ayrıca, Louvre Müzesi’ndeki bir Eski Babil mühründe, “Lugalabba’nın kölesi” yazısı bulunur. Bu, onun kişisel bir koruyucu tanrı olarak görüldüğüne işaret edebilir.
Ancak akademisyenler arasında tartışmalar devam etmektedir. Jeremiah Peterson, Nippur tanrı listesinde geçen d lugal-ab-a yazısının Lugalabba değil, Lugaleša (“meskenin efendisi”) adlı farklı bir tanrıya ait olduğunu savunur. Wilfred G. Lambert ise bu görüşe katılmaz ve Lugaleša’nın mitolojik bir dayanağı olmadığını belirtir.
Tanrı Listelerindeki Yeri: Yeraltının Gölgesinde
Lugalabba, An = Anum gibi tanrı listelerinde iki kez anılır. İlkinde, deniz ve yeraltı tanrıları arasında yer alırken, ikincisinde lugal önekli diğer isimlerle gruplandırılır. Dikkat çekici olan, yeraltı nehri Ḫubur ile ilişkili bir listede de adının geçmesidir. Bu liste, Asakku gibi iblislerle birlikte anılan tanrıları içerir. Lugalabba’nın burada yer alması, onun karanlık ve kaotik güçlerle olan bağını vurgular.
Ancak Lugalabba’nın diğer benzer listelerde bulunmaması, rolünün sınırlı veya belirsiz olduğunu düşündürür. Belki de o, yalnızca belirli bir coğrafya veya dönemde önem kazanmış bir tanrıydı.

Mitlerdeki Rolü: Büyüler ve Sırlar
Lugalabba’nın mitolojik anlatılardaki rolü sınırlıdır, ancak Šurpu büyü serisinde önemli bir figür olarak karşımıza çıkar. Bu metinlerde, kötülüklerden arınmak için ona hitap edilir. Bir büyüde, “Ey Lugalabba, tanrıların kovucusu, temiz olan! Bize yaşamın nefesini getir!” denir. Bu ifade, onun hem arındırıcı hem de yaşam verici gücünü ortaya koyar.
İlginç bir şekilde, Gılgamış Destanı’nın bazı versiyonlarında, Lugalabba’nın yeraltı sularını kontrol ettiği ima edilir. Destanda, Enkidu’nun hayaletinin yeraltı dünyasını anlattığı bölümde, “Lugalabba’nın suları”ndan söz edilir. Bu sular, ölüler diyarının sınırını çizer ve canlıların geçişini engeller.

Sonuç: Unutulmuş Bir Tanrının Mirası
Lugalabba, Mezopotamya panteonunun gölgede kalmış bir figürüdür. Denizlerin derinliklerinden yeraltının karanlığına uzanan ikili kimliği, insanlığın doğa ve ölümle olan karmaşık ilişkisini yansıtır. Onun hikayesi, antik halkların evreni anlama çabalarının bir parçasıdır.
Bugün, Lugalabba’nın izleri Nippur’un harabelerinde ve müze raflarındaki mühürlerde saklı olsa da, mirası bize şunu fısıldar: “Yaşam ve ölüm, bir dalganın iki yüzü gibidir. Biri olmadan diğeri var olamaz.” Belki de bu kadim tanrı, modern insana, kaos ile düzen arasındaki dengeyi hatırlatmak için hâlâ sessizce bekliyordur…